ANTİK MISIR’DA KADIN




Kadının toplumsal konumu

Firavunların çok zengin haremleri olduğu bilinirdi fakat buna rağmen halk arasında erkekler genelde tek eşliydi ve boşanmaya ender rastlanırdı. Eğer boşanmaya sebep, kadının bir başka erkekle ilişki kurmasıysa, koca, karısını boşar ve hiçbir şey vermezdi. Ama bir başka sebeple onu terk ediyorsa servetinin bir kısmını boşadığı esine bırakırdı.

Makyaj, Bugünkü Makyaj

Eski Mısır'ın gündelik hayatında kadının büyük önemi ve o nispette de değeri vardı. Son bulunan firavun mezarlarındaki resimlerde Eski Mısırlı kadınların siyah saçlı, uzun boylu, düz burunlu oldukları görülüyor. Çocukların doğdukları zaman ciltleri beyaz oluyordu. Ama çok geçmeden Mısır'ın kavurucu güneşinin etkisiyle renkleri koyulaşıyordu. Kadınların en güzel tarafları iri siyah gözleri, son derece biçimli yüzleri ve bir Avrupalınınkine nazaran hayli yukarıda olan dik göğüsleriydi. Kadınlar, bu güzelliklerini mücevherat ve makyajla tamamlamakta pek hünerliydiler. Ehram duvarlarını süsleyen resimlerde, Eski Mısırlı kadının yaptığı makyajın pek az farkla günümüzdeki makyaja benzediği hayretle görülmektedir.

Mısırlı kadın yanaklarını, dudaklarını, tırnaklarını boyar, saçlarına kokulu yağlar sürerdi. Heykellerde bile kadınların gözlerini boyalı olduğu fark edilmektedir. Böylesine incelmiş bir makyaj için, elbette ki makyaj Malzemelerinizde son derce gelişmiş olmasına şaşmamak gerekir.

4.000 Yıllık Peruk ve Ruj

Mısırlı kadın daha da güzelleşmek için siyah kalemle gözlerini ve kaşlarını çeker, bir anlamda far sürer, peruk kullanır, mücevher takardı. Hem de ne mücevherler! Altın basta olmak üzere değişik madenlerden yapılan gerdanlıklar usta sanatçıların elinden çıkmış, güzellik, incelik ve zevk ürünü eserlerdi. O gerdanlıklar bugün bile tereddütsüz kullanılabilecek bir gösterişe sahiptir. Kadınlar, özellikle zengin çevrenin kadınları vakitlerinin büyük kısmını süslenmek ve güzelleşmek için  ayırırdı. Bu iş için kadın köleler onlara yarım ederlerdi. Hele de kadın kocasıyla buluşmak için hazırlanıyorsa, süsüne daha da fazla vakit ayırırdı. Beyaz mermerden oyma şişelerin içinde doğu ülkelerinden getirtilmiş sihirli kokular saklanır, bunu dudaklara sürülecek kırmızı, gözlere çekilecek siyah boyalar tamamlardı.

Kadınların başlarına taktıkları peruklar bugünküler gibi saçtan değil, bitki liflerindendi. Unların da büyük bir ihtimalle Papirüs liflerinden olduğu sanılmaktadır.

Kadınlar başlarına peruk takmadan önce, hoş kokulu macun kıvamında bir merhem sürerlerdi. Bunun görevi, sıcağın etkisiyle eriyerek etrafa hoş kokular salmasıydı. Eski Mısır'da kadının en çok sevdiği renk sarıydı. Belden aşağısını örten kumaşlar da genellikle sarı renkte olurdu. Kadınlar, açıkta bıraktıkları göğüslerini çeşitli mücevherlerle süsler, kollarına da altın, gümüş, tunç ve fildişi bilezikler takarlardı. Ayak bileklerine bilezik takmak da zaman zaman moda olurdu. Mücevherlerin çoğu lacivert bir taştan, kan taşından, spat taşından ya da Mısır'da fazla bulunan mercan rengindeki bir başka tastan olurdu.

Eski Mısırlıların, giyimleri bugünkü anlayışımıza pek uymamaktaydı. Bunun sebebi yılın her zamanı havanın çok sıcak olmasıdır. Üstelik kumaş da kolay dokunulmadığından zor bulunan bir nesneydi. Mısırlı çocuklar kız veya erkek fark etmeksizin çıplak dolaşırlardı. Ta ki büyüyüp ergenlik çağına gelinceye kadar. Bu, yalnız fakirler için değil, zenginler için de böyleydi. Zengin çocukları küpe, gerdanlık takarlardı.

Hizmetçiler, basit halk tabakası ve köylüler, sadece kısa bir etek ile kuşanırlardı. Eski Krallık devrinde kadınlar da erkekler gibi bellerine kadar çıplak gezerlerdi. Servet artıp kumaş bollaşınca birinci etek üzerine ikinci bir etek örtülürdü. Göğsün örtülmesine ancak çok sonraları imparatorluk zamanında başlandı.

O çağda kadınlar da erkeklerle birlikte gezer, yer, içerdi. Yine Ehram duvarlarında bulunan resimlerde tek başına dilediği yere giden, serbestçe alışveriş yapan kadınlara rastlanmaktadır.

Doğuda bugün de olduğu gibi, Eski Mısır'da da genç evlenilirdi. 15 yaşına gelmeden erkekler de, kızlar da evlenip yuva kurarlardı. Erkeklerin ayrıca nikâhsız esleri de olabilirdi. Ama kanun nazarında bütün haklar, nikâhlı esine aitti.

Mısır'da bulunan 3.400 yıllık mezarlar arasında Teb şehri valisi Senefer'inki özel bir yer tutar. Senefer esi Merit'i o kadar sevmişti ki, mezar odasının duvarlarına tam 21 değişik pozda resmini yaptırmıştır. İki nikâhsız esinin resimleriyle de bitişik odaların duvarlarını süslemiştir. Mezarının duvarları ve tavanları, üzerinden nefis üzümler sarkan asma resimleriyle kaplıdır.


Mısır'da Antik Çalgılar ve Arp'ın Büyüsü




 

Eski Mısır'da müzik, tapınaklarda sıkça duyulan bir ahenge sahipti. Bunun dışında havanın kararıp akşamın sihirli ufkuyla birlikte yapacak işleri olmayan antik Mısırlılar beraber oturup şarkı söylerlerdi. Müziğin ekonomik önemi de vardı: İşçiler zor ya da beceri isteyen işlerde çalışırken icra edilen müzikler, onların daha istekli çalışmalarını ve böylelikle daha verimli olmalarını sağlıyordu. Bu da antik dünyanın en renkli medeniyetlerinden biri olan Mısır'ın gelişimine önemli ölçüde katkı sağlıyordu.

Osiris'in ölümünü ve yeniden doğuşunu kutlayan törenlerde rahiplerle halkın bir arada dans ettiği, bu dansların şarkı, çalgı eşliğinde ve dramatik olarak yorumlandığı biliniyor. Özellikle üçüncü hanedan döneminde büyük bir zenginliğin doruğuna ulaşan Mısır'da müzik, daha karmaşık ve canlı bir kimlik kazanır. Çalgı çalmak kahraman erkeklere değil, nazlı kadınlara yaraşır inancıyla büyük şölenlerde, kadınlardan oluşan müzik topluluklarına rastlanır.

Eski Mısır'da müzik, hastalara güç vermede kullanılırdı. Her gün mabetlerde dualar eşliğinde tanrı heykellerinin önünde yapılır ve bunları ya bizzat kral ya da rahipler idare ederdi. Tapınağın içinde güzel kokulu otlar yakılır ve rahibelerce müzik eşliğinde dans edilirdi.

Harp, flüt, simbal, davul, trampet ve çeşitli borular gibi müzik aletleriyle yapılan Eski Mısır müziği gelişmiş bir sanat koluydu.

Mısırlılarda müzik, gizemli çağrışımlar yaptığı kadar gündelik yaşamın da bir parçası ve eğlence aracıdır. Başta flüt ve arp olmak üzere; davul, def, darbuka, sistron gibi vurma çalgılar; çifte flüt, trompet gibi üflemeliler ve üçgen arp, çitara gibi telli çalgılarla, su basılarak işleyen org, eski Mısır'ın önemli çalgılarıdır. Bu arada, Mısır flütünün özelliklerine bakarak, eski Mısır müziğinin geniş ses aralıklarına dayandığı da ileri sürülmektedir. Bunun yanı sıra,  bugün kullandığımız ud'un geçmişi, Eski Mısır'da 19. ve 20. hanedanlar dönemine kadar uzanmaktadır.

Aynı şekilde görüyoruz ki, eski müziği araştıran âlimlerin ekserisi, arpın ilk vatanı olarak Eski Mısır'ı sayıyorlar. Vaktiyle burada geniş bir şekilde yayılan arp bazı hiyeroglif yazılarda "güzellik" anlamını taşıyordu. Mısır ressamları, ışık (ateş) tanrısını kendi resimlerinde arp çalarken tasvir ediyorlardı. Mısır ehramlarında tasvir edilen arpa benzer alet şekilleri milattan evvel altı binli yıllara aittir. Ehramlarda bulunan hiyeroglif (Mısır yazıları) arasında "arpçı", "muganni", "rakkas" işaretleri de vardır. Bu da gösteriyor ki, ülkede büyük popülerliğe sahip olan arp çok eski devirde, hiyerogliflerin meydana gelmesi ve ehramların yapılmasından daha evvel mevcuttu.

Mısır arpları çeşitli ölçülerdedir. Küçük, elde tutulup gezerek çalınandan insan boyundan uzun, çok telli, dinî törenlerde çalınan arplara kadar mevcut idi. Teller bükülmüş hayvan bağırsağından hazırlanıyordu. Mısır arplarının eski şahlık devrine (milattan 3000 yıl önce) tarihlenen tasvirlerinde müzisyenler grubu muganni, flüt ve arpçılardan ibaretti. Orta şahlık devrinde (MÖ. 2000) ise Mısır'a Asya'dan köşeli arpların getirildiği sanılıyor. Köşeli Asya arpları daha temiz akortlanma, gür ve açık tınıda ses veren aletler idi.

Mısır'da arpı "müzik aletlerinin şehzadesi" olarak adlandırmışlardır. Garip olan yönü şurasıdır ki, 1929 yılında Ur kazılarında, bir bölgede kıymetli taşlarla süslenmiş olan 68 kadın iskeleti ortaya çıkarılmıştır. Onların da ellerinde arpa benzer bir alet bulunmuştur. Asur devrine ait köşeli arp Mısır'dan İran'a, daha sonra da İspanya'dan Kore'ye kadar geniş bir coğrafyada dinlenmiştir.

Arp Mısır'da o kadar geniş bir şekilde yayılmıştır ki, haklı olarak onu bu ülkenin millî çalgısı saymak mümkündür. Bugün çağdaş Mısır'da bu çalgı hâlâ yaşıyor. Küçük Mısır arplarından millî müziğin icrasında istifade ediliyor.


Mehmet Hakkı Suçin ile Arap Edebiyatı ve Çeviri üzerine




Mehmet Hakkı Suçin ile Söyleşi ● Birinci Bölüm

BY DİL ÇEVİRİ VESAİRE on EYLÜL 17, 2016

Özlem Şeran’ın TV6’da sunduğu “Çılgın Renkler” programı Mehmet Hakkı Suçin’i konuk etti. İki bölüm halinde çekilen programın 1. Bölümünde şu konular ele alındı:

Arap edebiyatıyla serüveni nasıl gelişti?

Türkiye’de Arapça eğitimi nasıl?

Adonis ve Halil Cibran’ın eserlerini ne zaman okudu?

Türkiye’de Arapçaya ilgi nasıl?

Arap edebiyatında dönemler ve bazı isimler

Son nefesini Ankara’da veren şair İmruul-Kays

“Arabic Booker” Roman Ödülü jürilik süreci

Ankara ve edebi faaliyetler

Mahmud Derviş’ten şiir okuması (Arapça orijinal diliyle ve Türkçe çevirisi) 

Birinci Bölümü izlemek için tıklayın

Mehmet Hakkı Suçin ile Söyleşi ● İkinci Bölüm

BY DİL ÇEVİRİ VESAİRE on EYLÜL 27, 2016

Özlem Şeran’ın TV6’da sunduğu “Çılgın Renkler” programı Mehmet Hakkı Suçin’i konuk etti. İki bölüm halinde çekilen programın 2. Bölümünde şu konular ele alındı:

Halil Cibran ve “Ermiş”

Ermiş’in çeviri serüveni ve Ermiş’ten seçme okumalar

“Şiir Şiir Ayetler” ve Kur’an çevirisi

Örnek okuma: Maun Suresi (00:11:43)

Meal ve çeviri kavramları

Arap edebiyatından Türkçeye çevirdiği eserler

Adonis

Mahmud Derviş’in “Kama Sutra’dan Bir Ders” adlı şiiri (Arapça orijinal diliyle ve Türkçe çevirisi | 00:20:21)

İkinci Bölümü izlemek için tıklayın

 

 


2016’da Dünya Edebiyatı’nın ilk 11’i




Çok yorucu, sıkıcı, ölümlerle, hüzünlerle dolu bir yıl geçirdik. İçerideki ve dışarıdaki savaş ortamının kültür endüstrisine olmusuz etki yapacağı, insanların can derdiyle uğraşırken sinemayla, tiyatroyla, konserle, kitapla, edebiyatla ilgilenmeyeceği düşünülür. Diğer sanat dallarında neler yaşandı bilemiyoruz. Rakamlar, bilançolar yakında çıkar ama verilerden yayıncılık sektörünün hız kesmediği anlaşılıyor. 2016’nın ilk onbir ayında 379.763.522 adet kitap yayımladı. Geçen yılın aynı döneminde bu rakam 359.660.901 adetti. Yılın ilk onbir ayındaki kitap üretimi önceki yılın aynı dönemine göre % 6 artış göstermiş. 
2016’da 60 bine yakın yeni kitap yayınlandı. Bunların yüzde 19’u edebiyat eserleri. Yani 11 bine yakın yeni edebiyat eseri yayımlanmış geçen yıl.
On binden fazla edebiyat eseri yayımlanıyor ama iyi bir okurun yılda okuyabileceği kitap sayısı 50’yi geçmez. Ben de 2016’da yarıda bıraktıklarım hariç 145 kitap okumuşum. Bunlardan 50 - 60’ı hakkında da yazmışım. Yıl sonu değerlendirmeleri yaparken okuduğum kitaplardan yola çıkıyorum. Yani değerlendirmelerim okuduğumla sınırlı ve öznel. Iskaladığım, okuma fırsatı bulamadığım birçok değerli kitap olduğunu biliyorum. Bu yıl özellikle Dünya edebiyatından birçok önemli eser yayımlandı. Okuyamadığıma hayıflandığım bir çok eser oldu.
Küçük bir açıklama da yapmam gerekiyor. “Dünya Edebiyatı’nın ilk 11’i”, “Türk Edebiyatı’nın ilk 11’i”  derken bir sıralama yapmıyorum. Yani birinci sırada sözünü ettiğim eser o yıl en beğendiğim kitap değil. Sözünü ettiklerimin hepsini beğeniyorum. Üstelik bir romanla öykünün, şiirle inceleme kitabının karşılaştırılamayacağı bir gerçek. “İlk 11” bir futbol takımının sahaya çıkan ilk on biri gibi. Hepsi birbirinden değerli.      
2016’da yayımlanan çeviri kitaplardan seçtiğim ilk 11 şöyle;
1. Finnegan Uyanması, James Joyce (çev. Fuat Sevimay, Sel yay.): James Joyce’un “çevrilemez” denilen eseri. 17 yıllık bir emekle, Türkçe dahil kırk dil harmanlanarak yazılmış. Yazılma sürecinde hem dili hem de anlatımı ile tartışılmaya başlanmış, halen de tartışılan, anlaşılmaya çalışılan bir eser. Çok az dile çevrilebilmiş. Şimdi bu dillere Türkçe de katıldı. Bu başyapıtı her edebiyat meraklısının edinmesi gerektiğini düşünüyorum.
2.  Dostoyevski Çağının Yazarı, Joseph Frank (çev. Ülker İnce, Everest yay.): Joseph Frank’ın bu dev eseri herhangi bir dilde Dostoyevski üzerine yazılmış biyografilerin en iyisi ve yüzyılın en büyük yazar biyografilerinden biri olarak nitelendiriliyor. Joseph Frank, tüm akademik kariyerini Dostoyevski’ye adamış. Dostoyevski’nin yapıtlarını yaşamöyküsel, tarihsel, ama en önemlisi ideolojik bağlamı içerisinde ele alıyor. Usta çevirmen Ülker İnce de büyük bir emek vermiş.
3. Çizgiyi Aşmak, D.H. Lawrence (çev. Aslı Biçen, Metis yay.): Lawrence’in yayımlanmış ikinci romanı. 26 yaşındayken yazmış. klasik bir aşk üçgenini anlatıyor. Evli ve çocuklu bir müzisyen kendinden yaşça küçük öğrencisine âşık olur. Genç kız da öğretmeninin aşkına karşılık verir. Lawrence sıradan görünen bir konuyu ruh çözümlemeleri ve betimlemelerle büyük bir ustalıkla anlatıyor. Anlatımına hayran kalmamak elde değil.
4. Yetenek, Vlabimir Nabokov (çev. Sabri Gürses, İletişim yay.): Nabokov’un, ana dilinde, Ruşça yazdığı son romanı. Göçmen bir yazarın kendini ve aşkı bulma sürecini anlatırken ülkesi ve anadili ile de hesaplaşması ve vedalaşması da gerçekleşiyor. Yazarlık, roman yazma süreci gibi yönleri de var eserin. Şiir, eleştiri, biyografi gibi farklı edebi türleri de harmanlamış.
5. Deniz Deniz, Iris Murdoch (çev. Nuray Önoğlu, Ayrıntı yay.): Deniz kıyısında bir evde inzivaya çekilmeye karar vermiş, yaşlanmakta olan ünlü bir tiyatrocunun “sükûnet içinde hatırlamak” amacıyla yazmaya koyulması kaçınılmaz olarak geçmişiyle, kendiyle hesaplaşmasını gerektirir. Yaşadıklarının ne kadarı gerçektir ne kadarı rolden ibarettir? Bu hesaplaşma geleceğini de belrileyecektir.
6. Tersane, Juan Carlos Onetti (çev. Suna Kılıç, Alef yay.): Onetti Latin Amerika Edebiyatı’nın en önemli adlarından. Türkçede ilk okuduğumuz eseri 1961’de anadilinde yayımlanan, 54 yıl sonra dilimize çevrilen “Tersane”. İflas etmiş bir tersanenin son günlerinde yaşananlar insanın varoluşu ile bağlantılı mesajlarla evrensel bir hale geliyor. Juan Carlos Onetti’nin farklılığı ise kurduğu roman yapısında, anlatım gücünde ve şiirsel - imgesel dilinde ortaya çıkıyor.
7. Felice’ye Mektuplar, Franz Kafka (çev. Çağlar Tanyeri, Murat Sözen, Turgay Kurultay, İş Bankası yay.); Kafka çağımızın en çok okunan, kitapları en çok çevrilen yazarlarından. Birçok eseri Türkçeye defalarca çevrilmiş ama bazı kitapları da nedense tam olarak çevrilmemiş. Felice’ye Mektuplar bunlardan biri. Bu yeni çeviri ile ilk defa tam olarak okuma şansına ulaşıyoruz. Nişanlısı Felice ile mektuplaşmaları Kafka’nın en verimli dönemine ve eserlerine de ışık tutuyor.
8. Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum, Mahmud Derviş (çev. Mehmet Hakkı Suçin, Yapı Kredi yay.): Mahmud Derviş Dünya şiirinin en önemli ustalarından. Filistin’in ve bölgesinin sorunlarının Dünya’yı belirlediği bilinciyle günlük yaşamın sıcaklığından kalıcı, evrensel şiirler yazmış. Kitapta bu büyük şairin ölümünden sonra bulunan şiirleri derlenmiş.
9. Dublinesk, Enrique Vila-Matas (çev. Pınar Aslan, İthaki yay.): Çağdaş İspanyol edebiyatının en önemli yazarlarından sayısa da Vila-Matas’ı biz sadece Bartelby ve Şürekası ile tanıyoruz. Dublinesk’te eski bir edebiyat editörü James Joyce’un ve Ulysses’in izini sürerken basılı kitap döneminin kapanışını dijital çağın başlangıcını resmen ilan edecektir. Postmodern bir başyapıt. Çevirisi ve redaksiyonu eleştirilse de okunmaya değer.
10. Ordular, Evelio Rosero (çev. Süleyman Doğru, Can yay.): Yıllardır süren bir içsavaşın o ülkenin vatandaşlarına nasıl yansıdığını anlatan bir roman. Bugünlerde yaşadıklarımızla, ruh halimizle birçok koşutluklar kurmak mümkün. Rosero çatışmanın ortasında hayatta kalmaya çalışan vatandaşın neler yaşadığını, ruh halini lafı uzatmadan, ustalıkla anlatmış.
11. Georges Simenon Türkiye’de (der. Cem İleri, çev. Elodie Eda M. Evcil, Selahattin Bağdatlı, Everest yay.): Georges Simenon, 1933’de Türkiye’yi ziyaret eder. Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki ile röportaj yapar. İstanbul’u ve Türkiye’nin çeşitli yerlerini gezer. Bu ziyaretten geriye Karşı Penceredeki İnsanlar ve Avrenos’un Müşterileri adlı iki roman, fotoğraflar, öyküler ve röportajlar kalacaktır.  

Mehmet Hakkı Suçin: “‘Öteki’ yoksa zaten çeviriye gerek yoktur.”




Arapçadan dilimize çevirdiği Nizar Kabbani’nin “Aşkın Kitabı” eseri ile Türkiye Yazarlar Birliği “Çeviri Ödülü”nü alan Akademisyen-Çevirmen Mehmet Hakkı Suçin ile, çeviriye ve şiire dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Bir söyleşinizde “çeviri”yi “öteki dilde var olmak” diye tanımlamışsınız. Buradaki “öteki” kavramını biraz açar mısınız Hocam? Kendi dilimizi öteki dilde, öteki dili kendi dilimizde nasıl var kılarız?

 

“Öteki Dilde Var Olmak” genel olarak çevirinin, özellikle de Arapça çevirinin kuramsal yönlerini ele aldığım bir kitabımın adı aynı zamanda. Çeviri dediğimizde zaten zımnen “öteki”nden bahsediyoruz. “Öteki” yoksa zaten çeviriye gerek yoktur. Bu yüzden çeviri dediğimizde çoklu bir var oluştan bahsediyoruz. Öteki dilde var olmak derken dilin iki boyutuna işaret etmiş oluyorum. Birincisi az önce bahsettiğim çeviri boyutu. İkincisi ise dil öğrenmekle ilgili. En az bir yabancı bir dil bilmiyorsanız ötekinin dilinde yoksunuz demektir. Yine bir yabancı diliniz olup da o dilde gerçekten “var” olmadığınız durumda da öteki dilde var olamamak söz konusu.

 

Arapçadan dilimize yapılan çevirilerle ilgili nasıl bir tarihsel süreç yaşandı ülkemizde? Özellikle edebi çeviriler…

 

Bildiğim kadarıyla Arapçadan Türkçeye yapılan en eski çeviriler Kelile ve Dimne, Antername ve Selvanu’l-Mutâ adlı eserlerdir. Kelile ve Dimne ilk kez 14. yüzyılda Kul Mustafa tarafından çevrilmiş. Antername Cahiliye şairlerinden Antara’ya ait bir eser. “Arapların Herkülü” lakabıyla bilinen bir şair. Türkçeye 15. yüzyılda çevriliyor. Muhammed bin Abdullah’ın Selvanu’l-Mutâ adlı eseri ise yanılmıyorsam 19. yüzyılda çevrilmiş. Tahtavi’nin meşhur eseri Tahlîsu’l İbrîz ise 1830 yılında çevrilmiş. Fakat ilginçtir ki Arap edebiyatından dilimize yapılan çevirilerin ezici bir çoğunluğu Cumhuriyet’ten sonra yapılmıştır. Abbasi döneminin önemli bilgini el-Câhız, derlemeci İbn Abdurabbih, “makâme” denilen anlatı yazarları el-Hemezani ve el-Hariri, İbn Tufeyl, İbn Hazm gibi klasik şahsiyetlerin bazı eserleri Cumhuriyetten sonra Türkçeye kazandırılmıştır.

 

Tam bu noktada şunu sormak istiyorum: Çağdaş Arap edebiyatından yapılan çeviriler açısından durum nasıldır?

 

Burada kilit isim Mısırlı Necip Mahfuz. Biliyorsunuz 1988 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Belki de Arapçadan Türkçeye yapılan çevirileri Nobel öncesi ve sonrası şeklinde sınıflandırmak lazım. Necip Mahfuz’un Nobel’i almasından önce en çok çevrilen yazarlar arasında şunları sayabilirim: Corci Zeydan, Halil Cibran, Necip Mahfuz, Necip el-Keylani, Tevfik el-Hakim, Neval Sa’davi, Tayyip Salih ve Gassan Kenefani. Bunların arasından Corci Zeydan ve Necip el-Keylani’nin dini ve tarihi içerikli romanlarının erken bir dönemde Türkçeye çevrildiğini biliyoruz. Bazı romanların birden çok çevirisi yapılmıştır. Mesela Zeydan’ın el-Abbase adlı eserinin beş çevirisi bulunmaktadır. Halil Cibran da bu dönemde en çok çevrilen yazarlar arasında.

 

askin-kitabiNecip Mahfuz’un Nobel almasından sonraki döneme gelirseniz…

 

Necip Mahfuz’un Nobel’inden sonra Arap edebiyatına ilgi arttı. Fakat yapılan çeviriler doğrudan Arapçadan değil çoğunlukla bir ara dil vasıtasıyla yapıldı. Daha çok İngilizceden, bazen de Fransızca, hatta Almancadan. Bu süreçte kurgu alanında en çok Necip Mahfuz’dan çeviriler yapıldı. Tevfik el-Hakim, Tayyip Salih, Baha Tahir, Gassan Kenefani, Cemal Gîtani, Neval Sa’dâvi, Muhammed Dîb gibi isimlerden de bir veya bazen iki çeviri yapıldığını görüyoruz. Şiir alanında en çok çevrilenler arasında Adonis, Mahmud Derviş, Nizar Kabbani, Halil Cibran, Muhammed Bennis gibi isimleri görüyoruz. Tabii başka isimler de var.

 

Bu çevirileri nitelik anlamında nasıl buluyorsunuz?

 

Bütün çevirilere kuşbakışı baktığımda kurgusal türlerden yapılan çeviriler daha nitelikli sanki. Kurgusal çevirilerin çoğu Gideon Toury’nin kavramıyla söylersek “kabul edilebilir” durumda. Ara dilden yapılan çevirilerde özellikle özel adların yazılışlarında, kültürel ifadelerde hatalar ve kayıplar söz konusu. Aynı şeyi şiir çevirileri için söylemek güç. Bu çevirilerinden belki de büyük bir kısmı daha dil düzeyini aşamamış kötü çeviriler. Bunlara “matrak” sözcüğünü de çağrıştırdığı için “çevrimtrak” diyorum.

 

İlginç bir kavram. Pekiyi, bu alanda bir akademisyen olarak Arapça çeviriler “çevrimtrak” olmaktan nasıl kurtarılabilir?

 

İşin Arapça öğretimiyle ilgili bir yanı var. Öncelikle bir yabancı dil olarak, bir kültür dili olarak Arapça öğretiminin daha iletişimsel, daha etkin yöntemlerle öğretilmesi lazım. Çünkü Türkiye’de özellikle bürokrasi, Arapça öğretimi ile din eğitimini feci halde birbirine karıştırıyor. Bu zihniyet, Arapçanın bir edebiyat, sanat ve kültür dili olarak gelişmesini engelliyor. Arapçayı geliştirelim derken aslında gelişimini engellediklerinin farkında değiller. Çünkü edebi çeviri için, belli bir düzeyde dil engelini aşmış olmak lazım. Bir de edebiyatı sevmek lazım.

 

“Aşkın Kitabı”ndan bahsetsek biraz… Kitap, Türkiye Yazarlar Birliğinin “Çeviri Ödülü”nü aldı. Nizar Kabbani’nin bu kitabının dilimize çevriliş süreci nasıl gelişti?

 

Nizar Kabbani’nin oğlu bana babasının bazı eserlerini göndermişti. Bunların arasından “Aşkın Kitabı”nı daha yakın buldum kendime. Bir yandan okurken bir yandan da boş sayfalara çevirilerini yazıyordum. Kitabı okumayı bitirdiğimde aslında birçok şiirin çevirisi de zaten bitmişti. O sırada Hece Yayınları’nın yöneticisi Ömer Faruk Bey, benden yayınlayacak çeviri talebinde bulunmuştu. Ben de bu kitabı teklif ettim. Bu sırada bir sohbette şair Ömer Erdem’e bahsettim çeviriden. Kitabın daha önce Laurent Mignon tarafından çevrilmiş olduğunu söyleyince şaşırmıştım. Aslında çevrilen kitaplarla ilgili iyi bir veri tabanım vardı ama nasıl olmuşsa bu çeviriyi ıskalamıştım. Böylece kitabın iki farklı çevirisi yayınlanmış oldu. Bence iyi de oldu. Arapça şiir çevirisiyle ilgilenenler için, karşılaştırma yapabilecek, çevirmen seçimlerini betimlemeye yarayabilecek harika bir malzeme.

 

DSCF2602“Aşkın Kitabı”nı oluşturan neşideler –birçok açıdan bakıldığında– oldukça cesur söyleyişler içeriyor. Aşk da var, erotizm de, kadın da var… “Bu kitaptaki aşkın dili, aşk ve ifşa tarihinde hiç olmadığı kadar yoğun ve sıkıştırılmıştır,” diyor Kabbani kitabının önsözünde. Hatta çağdaş âşıkların sevgililerine birçok kelimelerle söylediklerini tek bir kelimeyle nasıl söyleyebilecekleri bir ‘aşk sözlüğü’ olarak tanımlıyor kitabı. Ne dersiniz bu konuda?

 

Nizar Kabbani bu kitabındaki şiirleri fotoğraf makinesinin flaşına benzetiyor. Yani her bir şiir, birden patlayan birer flaş. Bu şiirlerle kendi ifadesiyle “hayatı iğne deliğinden geçirmek” istiyor. Nizar Kabbani, kadın bedenini ve aşkı tabu olmaktan çıkaran bir şair. Kadın bedeni “putunu” estetik bir erotizmle yıkmaya çalışan bir şair. Bir yazısından yaptığım alıntıyı okuyayım: “Diğer meselelerimiz gibi, aşk meselesi de Arap toplumunda özgürlük sorunu çözülmeden çözüme kavuşamaz. Arap’ın aklı, fikri ve sözü özgürleşmeden bedeni özgürleşemez. Cinsel baskı, tıpkı siyasi, toplumsal ve ekonomik baskı gibi demir zincirin halkalarından biridir.”

 

“fakat bir erkeği severse bir kadın/ elli taşla taşlanır/ memleketimde” diyen Kabbani için “şiir” neyi ifade ediyor daha çok? Böyle bir dili kurmak için çok geçerli sebepleri olsa gerek…

 

Şiir, Nizar Kabbani’nin elinde özgürlüğün karşısında duran her şeyi yıkan bir enstrümandır. Kadın bedenini ve aşkı cesurca şiirine taşıyarak aslında düzene, yani hâkim zihniyete kafa tutuyor.  Onun şiirinde iki temel değer ön plana çıkar. Birincisi aşkınlıktır. Yani geçmişin biçimlerini, ölçütlerini aşmaya çalışan bir şiir. Bunu yaparken geçmişin anlatım imkânlarından da yararlanır. İkincisi ise özgünlük. Kabbani’nin şiiri “kendi” şiiridir, kendi sesidir. Onun şiirini şöyle tanımlıyorum: Klasiktir ama modern bir klasiktir. Moderndir ama klasik bir modern.

 

Siz sadece Nizar Kabbani’den değil, Mahmud Derviş, Adonis, Halil Cibran gibi önemli isimlerden de çeviriler yaptınız/ yapıyorsunuz. Bir şairin/ yazarın eserlerini dilimize çevirirken –öncelikle– nelere dikkat ediyorsunuz?

 

Çevirdiğim şairlerin eserlerini çoğunlukla ben seçiyorum. Şiir alanında, daha önce yapılmış “kötü” çevirileri yeniden çevirerek Türk okuyucusunun Arap şiiriyle “gerçekten” ilişki kurmasını sağlamaya çalıştım. Bir şairi veya çevirmeye başlamadan önce, Arap dünyasında ve dünyada yarattığı etkiye bakarım. Edebîliğine bakarım. Bu arada bazen yayınevlerinin taleplerine göre de seçimler şekillenebiliyor. Tabii ben nihayetinde bir akademisyenim. Çeviriye ayırdığım vakit sınırlı. Bu nedenle seçici olmak durumundayım.

 

Bu çevirilere ilgi nasıl?

 

Az önce söylediğiniz gibi Nizar Kabbani’nin “Aşkın Kitabı” Türkiye Yazarlar Birliğinin “Çeviri Ödülü”ne layık görüldü. Aynı şekilde Mahmud Derviş’in “Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum” kitabı Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal tarafından 2016’da dünya edebiyatının ilk 11’i arasında sayıldı. Kitaplar hakkında önemli isimler eleştiri yazıları yazdı. Türkiye’nin bazı önemli şairlerinden bu çevirilerden övgüyle söz eden, yeni çeviriler için beni teşvik eden emailler, mesajlar aldım. Bu da çevirilere ciddi bir ilgi olduğunun göstergesidir herhalde.

 

Yakında çıkacak kitaplarınız veya çevirileriniz var mı?

 

Şu anda yayına hazır dört şiir kitabı var. Everest Yayınları önümüzdeki haftalarda Adonis’ten ve Mahmud Derviş’ten birer kitap yayınlayacak. Bu kitapları diğer iki kitap izleyecek. Tabii telif olarak da yarıda kalmış, üzerinde çalıştığım kitaplar var. Onları da vakit buldukça çalışmak istiyorum.

 

Söyleşi: Merve Koçak Kurt – edebiyathaber.net (26 Ocak 2017)


Ezher Üniversitesi Eserlerini Türkçeye Kazandırıyor




Ezher-i Şerifin dünyanın farklı halkları için İslamî dava, İslam'ın insani değerlerinin yayılması ve İslam’ın ilke ve gayelerini tanıtmak hususundaki rolünden hareketle bu hedeflere yönelik destekleyici araçlar kazandırmak amacıyla Ezher Tercüme Merkezi açtı.

2016 yılının Ekim ayında kurulan Ezher Tercüme Merkezi açıldığından beri Ezher-i Şerifin büyük âlimlerinin eserlerini 11 dile tercüme etmek için hummalı bir şekilde çalışıyor.

Dört ay gibi bir süre içinde 33 kitabı tercüme eden Ezher Tercüme Merkez, eşsiz eserleri tanıtmak adına 48. Uluslararası Kahire Kitap Fuarı’na katıldı.

İslam dünyasının saygın okullarından Mısır'daki el-Ezher Üniversitesine bağlı Ezher Tercüme Merkezi Müdürü Prof. Dr. Yusuf Amir merkezin ilk tercümelerinin “İslam Hakikati” sersiyle başladığını ve eserlerin 11 dile tercüme edildiğini söyledi.

Amir “İslam’da Savaş Teorisi”, “İslamî Tasavvurda İnsan ve Değerler” ile “İslam Terimleri” adlı eserlerin Türkçeye kazandırıldığına dikkat çekerek bu tür önemli eserlerin çeşitli dillere çevrilmesinin insanlığa büyük katkı sağladığını vurguladı.


Merkez, Mısır Başkonsolosluğu’nda “Şark Yıldızı Ümmü Gülsüm” İçin Anma Programı Düzenledi




İstanbul’da bulunan Mısır Kültür ve Eğitim İlişkileri Merkezi, 15 Şubat 2017 tarihinde, Mısır Başkonsolosluğu’nda, Mısırlı büyük ses sanatçısı “Ümmü Gülsüm” için anma semineri düzenledi.

Mısır Başkonsolosu Bassam Rady himayesinde düzenlenen seminere misafirlere hoş geldiniz konuşmaları ile başlandı. Rady, Ümmü Gülsüm’ün hem Arap dünyası hem de sanat camiası için önemli bir simgeyi temsil ettiğini söyledi.

Mısır Kültür Ataşesi ve merkez müdürü Yrd. Doç. Dr. Tarık Abdülcelil Ümmü Gülsüm’ün Mısır ve Arap toplumlarının üzerindeki etkisi ve Türklerdeki sanatsal değeri hakkında kısaca bilgi verdi ve ardından seminer konuşmacısı Arap Musikisi Yüksek Enstitüsü Eski Dekanı Prof. Dr. Magda Abdulsamiî’yi katılımcılara takdim ederek semineri başlattı.

Magda Abdulsamiî konuşmasında Mısır’ın büyük sanatkârı Gülsüm’ün hayatını ve şarkılarını anlattı.

Gülsüm’ün Kur’an-ı Kerimi çok iyi okuması onun harfleri düzgün çıkarma ve tonlama hususunda çok etkisi olduğunu vurgulayan Abdulsamiî “Gülsüm ancak her 50 yılda bir tekrarlanabilecek bir olgudur” dedi.

Abdulsamiî ayrıca seminer esnasında Gülsüm’ün 1930’dan 1960’lara kadar olan şarkı söyleme serüvenini özetleyen en önemli şarkılarını misafirlere dinletti.

Kahire Yunus Emre Türk Kültür Merkezi Eski Müdürü Süleyman Sezer ve Arapça bilen Türk öğrencilerin katılımlarıyla gerçekleşen seminer sonunda Bassam Rady, Magda’ya Yükseköğretim Bakanlığı Kültür İşleri Kurumu plaketini takdim etti.


Kırıkkale Üniversitesi’nde Mısır Tarihi ve Kültürü Anlatıldı




Mısır Başkonsolosluğu İstanbul Mısır Kültür ve Eğitim İlişkileri Merkezi, Arapça Mütercim-Tercümanlık Ana Bilim Dalı Bölümü’nün işbirliğiyle, 4 Mayıs 2017 tarihinde “Mısır Tarihi ve Kültürü” konulu konferans düzenlendi.

Konferansın açılış konuşmasını Kırıkkale Üniversitesi Arapça Mütercim Tercümanlık Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Soner Gündüzöz yaparak Türkçe ve Arapçanın çok etkin ve önemli bir coğrafyada iki önemli dil olduğunu, binlerce yıl süren ilişkilerin bu iki dilin birbiriyle olan bağını güçlü kıldığını ve bunun böyle devam gerektiğini belirtti.

Mısır Kültür Ataşesi Yrd. Doç. Dr. Tarık Abdülcelil konuşmasına Mısır karakterini ve Mısır halkının önemli yönlerini ele alarak başladı.  Mısır’ın doğal ve siyasi coğrafyası ile istikrar kültürünün yaratıcı Mısır karakterini şekillendirdiğini belirtti.

Mısır’ın medeniyet beşiği olduğunu ve semavi dinlere ev sahipliği yaptığını anlatan Abdülcelil “Mısır tarih boyunca ilim merkezi olarak bilinmiştir” diyerek antik Mısırlıların bilim konusunda yaptıkları çalışmaları anlattı. Abdülcelil, Ezher-i Şerif’in İslam dünyasındaki rolünü ve Mısırlı öğretmenlerin Arap dünyasında bilim ve kültür konulardaki etkin rolüne de dikkat çekti.

Konuşmasında Mısır üniversitelerine de değinen Abdülcelil, “Mısır’da 63 üniversite, 8 askeri okul var. Yurtdışında yaklaşık 86 bin Mısırlı bilim adamı var ve onlarca Mısırlı Avrupa ve Amerika’da rektörlük görevi yapıyor” dedi.

Abdülcelil, “Mısır Arap dünyasına kültürel liderlik yaptı. Sinema sanatıyla 1896 yılında tanıştı. Mısır lehçesi 22 Arap ülkesinin halkları tarafından biliniyor” sözlerini kullandı.

Kültür Ataşesi Abdülcelil, Mısır’daki Türk Dili ve Edebiyatı Bölümlerinden bahsederek Mısır’ın farklı üniversitelerinde 20 Türkçe bölümü bulunduğunu söyledi. Abdülcelil, “bu bölümlerde bu güne kadar Türk edebiyatı, tarihi ve kültürü hakkında 500 master ve doktora tezi hazırlandı. Bunun yanı sıra, Arap ve Türk halkının kültürel ve sosyal bağlarını anlatan da çok sayıda akademik çalışma var” dedi.

Türkiye’deki Arap Dili ve Edebiyatı ve Arapça Mütercim Tercümanlık Bölümlerini Arap tarihi ve kültürünü anlatan bilimsel çalışma ve araştırmalara yönelik davette bulunan Abdülcelil “bu tür çalışmalar Arap ve Türk halkları arasında kültürel iletişimi sağlıyor” diye konuştu.

Konferans sonunda katılımlarından dolayı Kırıkkale Üniversitesi tarafından Abdülcelil’e teşekkür plaketi verildi.


Ezher Kurumunun Kahire Kitap Fuarındaki Reyonu Tasarım Bakımından Modernliği İçerik Bakımından Asaleti Yansıtıyor




Ezher Kurumunun bu yılki Kahire Uluslararası Kitap Fuarına katılımı fikrî ve ilmî açıdan daha güçlü, etkin ve yoğun oldu. Ezher reyonunun bu yılki tasarımı ise hem içeriği hem de dış görselliği ile ön plana çıkarmakta.  Tasarımında Ezher’in özü ve özgün ruhunu yansıtan süsleme, hüsnühat ve süslemelerin kullanıldığı reyon, bilimsel içeriğiyle de dikkat çekmekte. Bu şekilde tarih ve kültürel mirasın asaletiyle araç ve tekniğin modernliği en yeni tekniklerle bir araya getirilmiş.

 

Ezher Kurumunun reyonu içerik ve faaliyet türüne göre şu şekilde bölümlenmiş:

 

1) İslam Araştırmaları Kurumu: Bu bölüm dil, fıkıh, fikir ve akide üzerine Kurum tarafından hazırlanmış 130 çeşit araştırma ve yayınını kapsamakta. Ayrıca çeşitli dini konularda ziyaretçilerin sorularını cevaplamaları için Ezher âlimlerinden oluşan fetva komisyonu köşesi oluşturulmuş.

 

2) 2018 Kudüs Yılı Köşesi: 2018 yılı, Ezher’in düzenlediği Uluslararası Kudüs’e Destek Konferansında Ezher Şeyhinin çağrısıyla Kudüs Yılı olarak ilan edilmişti. Ezher reyonunun bu bölümünde Kudüs’ün Arap toprağı olduğunu gösteren pek çok yayın yer almakta. Bu yayınların başında Kudüs’ün Araplığı ve Kudüs’e destek konularında Ezher’in oynağı rolü anlatan “Kudüs’ün Araplığı” adlı kitap, eski Ezher Şeyhi Başimam Muhammed Muhammed El-Fahham’ın kaleme aldığı “Müslümanlar ve Kudüs’ün Geri Alınması” adlı kitap ile Ezher Şeyhliği eski vekili Dr. Mütevelli Yusuf Çelebi’nin yazdığı “Kudüs’ün Geri Dönüşü” (Rauf Çelebi) adlı kitap gelmektedir.

 

3) Süsleme ve Hüsnühat Bölümü: Bu bölümde, ziyaretçilerin adlarını hüsnühat ve süsleme sanatıyla yazan hüsnühat ustası bulunmaktadır.

 

4) Ezher Radikalizmle Mücadele Merkezi (Marsad El-Ezher): Burada “Boko Haram Neden Dünyanın En Kanlı Örgütü?”, “Burma Müslümanları”, “DAEŞ’ten Dönenler” gibi konuyla ilgili yayımlanmış 15 kitap sergilenmektedir. Merkez bu yayınların yanı sıra konunun uzmanı hoca ve akademisyenlerin katıldığı ve konuların derinlemesine irdelendiği çok sayıda kültürel konferans düzenlemektedir.

 

5) Ezher Kütüphanesi Bölümü: Bu bölümde bazıları Hicrî 4. yy. ile Hicrî 1366 yılları arasına tarihlenen ve dünyada başka bir yerde nüshası bulunmayan pek çok nadir elyazması eser sergilenmektedir.

 

6) Ezher Üniversitesi Bölümü: Bu bölümde Ezher Üniversitesi, ziyaretçilere Ezher Şeyhliği Kütüphanesinden farklı olan Merkez Kütüphanesinde bulunan 50 bilimsel teze ve 200 bin kitaba erişim için kayıt hizmeti sunulmakta.

 

7) Nûr Çocuk Dergisi Bölümü: Dergi, oyun ve resim gibi eğlendirici etkinlikler üzerinden çocuklara yaşlarına uygun düzeyde kültürel içerik sunmaktadır. 8-18 arası yaş grubuna hitap eden derginin etkileşimli akıllı telefon uygulaması da bulunmaktadır.

 

8) Ezher Kurumları Bölümü: Bu bölümde, farklı aşamalarda eğitim hizmeti veren Ezher kurumlarının müfredatları ile bu kurumlarda okuyan öğrencilerin sanatsal çalışmalarına yer verilmektedir. Bu bölümde bulunan görevliler, başta “İslam Kültürü” kitabı olmak üzere Ezher kurumlarında yürütülen yenilik ve geliştirme çabaları hakkında bilgiler vermektedir.

 

9) Müslüman Âkiller Konseyi Bölümü: Ezher Şeyhi Başimam Prof. Dr. Ahmed Et-Tayyib’in başkanlık ettiği konseye tahsis edilen bu bölümde barış, birlikte yaşama kültürü ve yurttaşlıkla ilgili yaklaşık 20 kitap sergilenmektedir.

 

10) Ezher Elektronik Portal Bölümü: Bu bölüm portalın içeriği, faaliyetleri ve ziyaretçilere sunulan hizmetleri yer almakta.

 

11) Kültürel Faaliyetler Salonu: Tanınmış düşünce ve kültür adamları tarafından günlük olarak konferansların düzenlendiği bu salonda, ayrıca isteyenlerin ödünç kitap alıp geçici süreyle okuması için yer tahsis edilmiş.

 

Yoğun ilgi gören Ezher reyonunu bu güne kadar, başta Müslüman ülkelerin Kur’an-ı Kerim radyoları başkanlarından oluşan heyet, Kültür Bakanı, Dr. Nasır Ez-Zahranî, dünya çapında faaliyet gösteren “Sana Selam Olsun Ey Nebî” adlı insani projenin kurucusu, Ezher Kurumları İdaresi Müdürü tarafından ziyaret edildi. Ezher reyonunda bu güne kadar pek çok sempozyum düzenlendi. Bunların başında “Ezher Müfredatı ve Bu Müfredata Objektif Bakış”, “Ezher, Kadın ve Toplumun İnşası”, “İhya ve Yenilikçilik Ekolü ve Bu Ekolün Müslümanların Kalkınmasındaki Rolü”, “Rohinga Müslümanlarının Sıkıntıları ve Davalarını Desteklemede Ezher’in Oynadığı Rol ve Bu Müslümanların Maruz Kaldıkları İnsanî Trajedi” gelmekte.

 

Çeşitli sanatsal ve kültürel etkinliklerin ve ilahi programlarının da düzenlendiği reyonda, Ezher tarihinin son derece modern bir şekilde sinema gösterimi olarak sunulduğu “Ezher Panoraması” adlı bir salon bulunmakta. Ezher reyonunun düzenlediği faaliyetler kapsamında Ezher Özel Öğretim Enstitüsünde okuyan Malezya, Filipinler ve Kırgızistan’dan gelen öğrencilerin oluşturduğu “Yabancı Öğrenci Yetenek Grubu” farklı dillerde ilahiler, dinî müzikler ve tiyatrolardan oluşan sunumlar gerçekleştirdi. Ezher, ayrıca tahsis ettiği özel köşede resim, el işleri, deri, hüsnühat gibi çeşitli sanat dallarını öğreten eğitim atölyeleri düzenledi. Ezher’in düzenlediği eğitim atölyeleri büyük ilgi gördü.

 

EgyNews’den alıntıdır, 29 Ocak 2018


BİR AVUÇ HURMA’NIN HİKAYESİ




Büşra Uzun-Betül Aslan

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı dördüncü sınıf öğrencileri olarak 2017-2018 eğitim-öğretim yılında aldığımız Çağdaş Arap Edebiyatı (Seminer) dersinde ilk dönem öykü, ikinci dönem de roman tahlili sunumlarımızı gerçekleştirdik. Dersin hocası Doç. Dr. İbrahim Şaban, dersin içeriğinden bahsederken dilersek tahlilini yapacağımız eserleri -özellikle Türkçe çevirileri bulunmayan- dilimize kazandırmak adına çevirebileceğimizi, hatta bunları seçki şeklinde bir kitap haline getirebileceğimizi söyledi. Biz de bu açık davete karşılık harekete geçen arkadaşlar olarak bir araya geldik ve farklı ülkelerden farklı hikayeleri derleyerek Doç. Dr. İbrahim Şaban hocamızın editörlüğünde okuyucularımıza çağdaş Arap edebiyatından bir seçki sunduk.

   Toplam sekiz öyküden oluşan bu seçkimizin içeriğinden biraz bahsedeceksek olursak; ilk öykü Filistin’den, müziğin peşi sıra sürüklenen bir hayatın hikayesi “Müziğe Aşık Olan Adam” (Çeviren: Sara Seyhan Akkuş); ikincisi yine Filistin’den, Filistinli olmanın bir metafor aracılığıyla anlatıldığı “Üzgün Portakalın Yeri” (Çev. Serra Çelik); üçüncüsü Irak’tan, bir grup hasta üzerinden iç savaşın trajik etkilerini anlatan “Beşinci Katın Penceresi” (Çev. Betül Aslan); dördüncüsü Suriye’den, aşk, imkansızlıklar ve ayrılığın işlendiği “Zamanın Tellerini Çalmak” (Çev. Selma Küçük); beşincisi Katar’dan, meşhur Sindirella hikayesinin Arap öykü dünyasındaki yansımasını görebileceğimiz “Hamda ve Fisaikra” (Çev. Şüheda Köroğlu); altıncısı Suudi Arabistan’dan, annesini çocuk yaşta kaybeden kahramanın hayatı boyunca evliliğe olan tutumunu konu edinen “Ben ve O” (Çev. Nuriye Dişli); yedincisi Fas’tan, hayat kadını olan Vidad’ın zihnindeki devinimleri ele alan “Gece ve Deniz” (Çev. Büşra Uzun); sekizinci ve sonuncu Sudan’dan, yazarın çocukluk anılarına ışık tutan “Bir Avuç Hurma” (Çev. Merve Baştürk). Her bir öykü çevirisinin başında yazarının özgeçmişi ve öykünün çevirmene ait kısa bir tahlili yer almaktadır. Bu yönüyle Çağdaş Arap Edebiyatı dersini alacak olan öğrencilere rehber niteliğinde görebileceğimiz bu kitap daha geniş çerçevede de herkese hitap eden ve okuyucusunu çağdaş Arap edebiyatında renkli bir serüvene çıkaran bir eserdir.

   Sonuncu öykümüzün de kitabımızın da ismi olan “Bir Avuç Hurma”, bizim okuyucularımıza farklı ülkelerden farklı edebi lezzetler sunma isteğimizi en güzel şekilde ifade ediyor aslında. Keyifli okumalar dileriz...

 

© 2016 MISIR BAŞKONSOLOSLUĞU - ALL RIGHTS RESERVED