Dünden Bugüne Arapçaya Çevirinin Serüveni




Dünden Bugüne Arapçaya Çevirinin Serüveni

Kitabın Yazarı: Mehmet Hakkı Suçin

Kurgan Edebiyat Yayınları, Ankara 2012

Sayfa sayısı: 200

 

Türkiye’de Arap dili alanında önde gelen isimlerden Doç.Dr. Mehmet Hakkı Suçin “Bu çalışmanın amacı, tarihsel süreç içerisinde Arapçanın çeviri geleneğinde bir ‘dönüşüm hareketi’ görüntüsü veren olguları günümüze ışık tutacak şekilde mercek altına almaktadır. Çalışmanın bir diğer dikkat çekici özelliği, başta Mısır olmak üzere Arap dünyası ile Türkiye’yi çeviri üretimi açısından elimizdeki en güncel veriler doğrultusunda karşılaştırma imkânı vermesidir.” diyerek kitabın yazılış gayesini ortaya koymaktadır.

Kitap, geç Emevî ve erken Abbasî döneminde çeviri, modernleşme sürecinde çeviri, günümüz Arap dünyasında çevrenin durumu gibi ana başlıklara ayrılarak okura daha anlaşılır ve düzenli bir sistemle istifade edinme imkânı tanımıştır. Bu bağlamda eser, gerçekten de çok önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Bu önemli eserde 9–10. yüzyıllarda Emevî ve Abbasî dönemlerindeki dönüştürücü “Altın Çağ” hareketinden sonra, 18.yüzyılın sonunda Napolyon’un Mısır’ı işgaliyle başlayan dönem üzerinde durulmuştur. Hıdiv Mehmet Ali ve İsmail Paşa’ların himayesinde süren hareketin ayrıntılı analizini okurken bu süreci Osmanlı’nın Tanzimat’tan itibaren Fransız kültürüne açılımıyla ilişkilendirmemek ve bu iki süreç arasında, özellikle Kahire ile İstanbul merkezlerinde Avrupa’dan “terceme” ve benzer aktarım pratikleri ve yöntemleri üzerine düşünen çevirmenler, fikir sahibi kişiler arasında nasıl, ne ölçüde bir etkileşim olduğunu düşünmemek mümkün değildir.

Eser, giriş bölümü sonrasında yer alan üç ana bölüm ve hemen ardında adeta eserin değerini tekrar gözler önüne seren sonuç bölümünden oluşmaktadır. Giriş bölümünde çalışmanın amacı, metodu ve sınırlılıkları yer almaktadır. Çalışmanın ikinci bölümü “Geç Emevî ve Erken Abbasî Dönemlerinde Çeviri” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde Suçin, Arapça çeviri geleneğinin tarihsel altyapısını oluşturan çeviri hareketini ele almaktadır.

“Modernleşme Sürecinde Çeviri” başlığını taşıyan üçüncü bölümde ise, Batılılaşma sürecinde çevirinin oynadığı kilit rol ele alınmaktadır.

Çalışmanın dördüncü bölümü  “Günümüz Arap Dünyasında çevirinin Durumu” başlığını taşımaktadır ve Mısır ile Türkiye çeviri üretimi açısından karşılaştırılmaktadır. Aynı zaman da bu bölümde, Mısır’da çevrilen kitap sayısı, Mısır’da çevrilen kitapların alanlara göre dağılımı ve Mısır’da çevrilen kitapların dillere göre dağılımı gibi konulara değinilmiştir.

Kitabın son bölümünde ise, günümüzün çok ülkeli “Arap dünyası”ndaki çeviri olgusu çağdaş Türkiye’de çeviri alanında yaşanan gelişmeler ile ilişkilendirilmiştir.

Çalışmanın sonuç bölümünde çalışmanın kapsamı genel bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

Sözümüzü Prof. Dr. Saliha Paker tarafından kaleme alınmış bir “Sunuş” yazısı ile sonlandırabiliriz: “Özetle, okurların ufkunu açacak, araştırmacıları düşündürecek ve genel olarak çeviri tarihlerinin, bilimiyle, fikir evrimiyle, diliyle, edebiyatıyla kültür tarihlerine nasıl ışık tuttuğunu gösteren somut bir örnek, çözümleyici bir çalışma. Bütün bu özellikleriyle, aynı zamanda başta Arap dili ve edebiyatı, çağdaş Arapça-Türkçe, Türkçe-Arapça yazılı ve sözlü çeviri programlarında fevkalade yararlı olacak bir kitap.”

 

* Mehmet Hakkı Suçin Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı’ndan mezun oldu (1993). Mütercim-tercüman olarak çalıştı (1993-1998). Gazi Üniversitesi bünyesinde yaptığı yüksek lisans tezinde Mısırlı yazar Yahya Hakkı’nın öykücülüğünü inceledi (1998). Arapça-Türkçe çeviride eşdeğerlik sorunları ile ilgili doktora tezini aynı üniversitede bitirdi (2004). Hâlen Gazi Eğitim Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Akademik çalışmaları çeviribilim, dilbilim, yabancı dil öğretimi ve Arap edebiyatı alanlarına odaklanmaktadır.


EL-HAKKUL MUBÎN




EL-HAKKUL MUBÎN

“Din ile Oynayanlara Cevap”

Kitabın yazarı: Usame el-Sayed Mahmud el-Ezherî

Çeviri: Muhammed Samir Bakr

Yayınevi: Dar Al Faqih Publishing & Distribution (Birleşik Arap Emirlikleri), 2016

Sayfa sayısı: 143

Hadis ve Akide sahasında nitelikli çalışmalarıyla tanınan Usame Mahmud el-Ezherî, 1976 yılında Mısır'ın İskenderiye şehrinde doğdu. Ezher Üniversitesi Usuluddin Fakültesinde Lisans eğitimini tamamladı (1999). Hadis-i şerif ve ilimleri üzerine yaptığı yüksek lisansını (2005) ve doktorasını aynı daldan aldı (2011). Donanımlı yazar şu an Zagazig Üniversitesi Usuluddin Fakültesinde Yardımcı Doçent olarak çalışmakta olup cumhurbaşkanının din işleri danışmanı görevini üstelenmektedir. Sürekli olarak uluslararası konferanslara katılmaktadır. Meşhur yazılarını ve değerli eserlerini okuyucuların teveccühüne sunmaktadır.

Kitap, zengin bir akademik literatür arasından taranarak hazırlanmış olup, alanında yayınlanan önemli eserlerin başında gelmektedir. Bu bağlamda eser çok önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Büyük yankı uyandıran bu kitap orijinal dili Arapça olmasına rağmen şimdiye kadar sekiz dile tercüme edilmiştir.

Yazar, eserin yazılma gerekçesini şöyle açıklamaktadır: “bu eser, geçen seksen yıl boyunca İslâm’a mensup olan siyasî akımların fikrine dayalı söylem, tez ve düşüncelerin hülasasını bilimsel araştırma yöntemleri ve ciddi bir bilimsel analiz ışığında; yani bilginin ince elenip sık dokunarak elde edilen usul ve yöntemine göre şekil almış bir Ezher bilimsel çalışmasıdır. Bu bağlamda, insanları aydınlatma noktasında Kur’an-ı Kerim’e çarpık anlamlar yüklenmemesi, sakat anlayışlar ve karanlık düşünceler uydurulmaması için böyle bir görevin yerine getirilmesi uygun görülmüştür.

Bugün, aşırılığı benimseyen akımların kitaplarında saklı olan tekfir düşüncesi yeniden dirilmiştir. Söz konusu düşünce örgüt, grup ve hareketlere dönüştürülmüş, hatta o düşüncenin çıkarsama ve tezlerinin ikinci ve üçüncü nesilleri doğmuştur. Bunun sonucu olarak baş kesen, kan akıtan, güvendeki insanı korkutan, ahdi bozan, Allah’ın dinini meslek edinip ona türlü çelişkili anlamlar ve vahim tefsirler yükleyen akımların doğmasına neden olmuştur. Bunu “Kur’an-ı Kerim’in katı tefsiri” olgusu şeklinde adlandırabiliriz.

Hâl böyleyken bu akımlara karşı Ezher tarafından; ilimlerini, birikimlerini, ileri gelenlerini, ilmî metotlarını seferber ederek söz konusu akımların ürünlerini mikroskop altına almak suretiyle onun hakkında görüş beyan etmek ve kararını vermek için, fanatiklerin Allah’ın dinine uydurdukları şeyleri, yalancıların intihalini ve cahillerin tevilini yalanlamak için tarihî bir tavır alınmalıydı.”

Eser; sekiz bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölümde; “Hâkimiyet meselesi ve tüm Müslümanları tekfir etme” gibi konular ana hatlarıyla ele alınmıştır. Yazar şöyle söylemektedir: “İslâmî akımlara ait diğer mefhumların üzerine kurulan temel düşünce ‘hâkimiyet düşüncesi’dir. Zira hâkimiyet, tüm söylem, anlam ve türleri ile onların düşünce sisteminin üzerine kurulan köktür. Diğer mefhumları da yine hâkimiyetten ortaya çıkmıştır.” Belirtildiği üzere Seyyid Kutub’un tezinin en başında yoğun bir şekilde hâkimiyet düşüncesi işlenmiştir. Fakat aslında Kutub, bu düşünceyi Ebu'l A'lâ el-Mevdudî’den esinlenmiştir ve kalemi ile beyanını geliştirerek ona adamış hatta onu, tekfir ile dolup taşan eksiksiz bir tez haline getirmiştir.

Yazara göre bütün bu tezlerin ortaya çıkış noktasını ve fikir babasını yani entelektüel sahibini araştırdığımızda Seyyid Kutub tarafından yazılan Fîzılâl'il Kur'an (Kur'an'ın Gölgesinde) adlı eser gözler önüne serilmektedir. Ma'alim fî el-Tarik (Yoldaki İşaretler) gibi diğer eserleri ise Fîzılâl'il Kur'an kitabından alıntıdan başka bir şey değildir.

Buna bakıldığı zaman IŞİD örgütünün gerçekte Fîzılâl'il Kur'an kitabından zuhur eden ancak yeni bir tekfiri düşünce dalgalarından biri olmaktan başka bir şey olmadığı ve söz konusu kitabın bütün bu tekfiri akımların ortak paydası, fikir babası ve yürüyen ruhu olduğu anlaşılmıştır.

İkinci bölüm; “Cahiliye, Dinin Kesintiye Uğraması ve Çatışma Kaçınılmazlığı Kavramları” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde yazar Seyyid Kutub’un cahiliye kavramı ile ilgili söylemiş olduğu düşünceleri belirtmektedir. Kutub’a göre cahiliye teorisi birkaç meseleden oluşmaktadır. Teoride çok büyük bir karışıklık içine düşülmüş ve bunun sonucu olarak kendi çağındaki tüm insanları tekfir etmek anlamına gelen cahiliyetle hükmetmesine neden olan karmakarışık anlamlar ortaya çıkmıştır. Kutub, cahiliye teorisine gönül vermiş, ondan söz etmiş ve Fîzılâl'il Kur’an adlı eserinde aşırı derecede bunu tekrarlamıştır. Öyle ki “cahiliye” kelimesi söz konusu eserde (1740) defa geçmektedir, hatta tek bir sayfada onu dokuz kere kullanmıştır. “nur” kelimesi ise aynı eserde (435) kere geçmektedir. Evet, bu bir ön gösteri olabilir. Hatta belki bir anlam ifade etmiyor da olabilir ama Kutub’un aklı, tezi ve tasavvurunda cahiliye düşüncesinin fazlaca bulunması ve altının ısrarla çizilmesi de göz ardı edilemez.

Üçüncü bölüm “Daru’l-Kufr (Küfür Yurdu) ve Daru’l-İslam Kavramı”nı ele almaktadır. Yazara göre Müslüman fakih Seyyid Kutup dünyayı ikiye ayırmıştır: Daru’l-İslam ve Daru’l-Kufr (Daru’l-Harb). Bunu yaparken düşündüğü şey ile kendisini bu ayırımı yapmaya sürükleyen mefhumlar yerleşik haliyle şeri hükümlerin yürürlük kapsamını aramak ve bilinen tam şekliyle bu hükümlerinin yürürlük kapsamının vardığı nokta ile bu noktadan itibaren başlayıp istisnai fıkıh kurallarının yürürlükte olduğu başka mekânsal kapsamlardır.

Dördüncü bölümün konusu “Allah’ın Sözünün Tekel Altına Alınması” üzerinedir.

Beşinci bölümde “Cihat Kavramı” ele alınmıştır. Yazar bu kavramı şöyle anlatmaktadır “Hâkimiyet meselesinden hareketle, Müslümanları tekfir etme bataklığına saplanan, onları küfür ve şirk demek olan cahiliye ile itham eden ve dinin asırlardan beri kesintiye uğradığı kanaatini belirten radikal akımlar, daha sonra da yönetici ve idarecilerin görevlerini ellerinden almaya, okları Müslümanların göğüslerine doğrultmaya başlamış; bütün amaç ve gayelerini, iktidarın dizginlerini ele geçirmeye, alternatif siyasi bir oluşum inşa etmeye indirgemişlerdir. Bunun neticesi olarak da çatışmanın kaçınılmaz olduğuna hükmetmişler ve bunun adını da cihat koymuşlardır. Gerçek şu ki Cenab-ı Hak, teşri buyurduğu ve yüce bir amel kıldığı cihat kavramını -ki savaş sadece onun çeşitlerinden biridir – insanların hidayeti ve nefislerin ihya edilmesinde - öldürülmesinde değil - somutlaşan şerî/ilahî maksatlara bağlamış ve gerçek manada cihat yapanları ağaç kesmekten, koyun öldürmekten, hücresinde bir keşişi korkutmaktan bile meneden hâkim değerler sistemine bağlı kılmıştır.”

Altıncı bölümde yazar “Temkin Kavramı” konusu ele almış ve şu sözlerle özetlemiştir: “Temkin (imkân ve güç sağlama) düşüncesi, gerek İhvan gerekse İhvan’ın ana damarlarından çıkan diğer İslami cemaatlerin düşünce sisteminin temel bir ekseni ve aslî bir rüknü konumunda olmuştur.”

Yedinci bölüm; “Vatan Kavramı” ile alakalıdır. Yazar bu bölümde İslami akımların zihin dünyasındaki bozuk vatan portresi ile İslami düşüncenin ve Ezher-i Şerif’in doğru vatan portresi arasında karşılaştırma yapmaktadır. Yazar “Vatan, değeri olmayan bir toprak parçasıdır” sözüne de değinerek “bu bakış açısı, vatanın/ülkenin/toprağın indirgemeci bir betimlemesidir; çünkü gerçekte vatan toprak parçası demek değildir, aksine o halktır, medeniyettir, kurumlardır, tarihtir, zaferlerdir, davalardır, bölgesel ve küresel konumdur” demektedir.

Sekizinci bölüm ise “Hakikat ve Hurafe Arasında İslâmî Proje” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde yazar son olarak radikal akımların zihin dünyasında var olmayan ve bütün bu tarihi hatalara düşmesine neden olan kurallara dair bir değerlendirme sunar.

Sonuç olarak eser büyük ihtiyaç hissedilen kaynak niteliğini gayet iyi bir şekilde karşılamaktadır. Bu eksiklik ehil bir el tarafından giderilmiştir ve bu da ayrı bir değer katmaktadır. Eser, gerçekten yazarının da başlangıçta hedeflediği üzere, mevcut konuyu kapsamlı bir şekilde anlamak ve bu sahada yol almak isteyen kişiler için ilk elden başvurulacak bir kaynak konumundadır. Konular bölüm bölüm ele alınmış kısa ve öz tutulmaya çalışılmıştır, örneklemelere başvurulmuş, sahanın temel kaynakları tanıtılmaya çalışılarak başarılı bir şekilde tamamlanmıştır.


Modern Mısır Romanı




Modern Mısır Romanı – 1 (1914-1944)

Kitabın Yazarı: Prof. Dr. Rahmi Er

Hece Yayınları, Ankara 2015

Sayfa sayısı: 312

Türkiye’de Modern Mısır edebiyatı uzmanı olan Prof. Dr. Rahmi Er “Bu kitap, 1914-1944 zaman dilimi içinde Mısır’da ortaya konan romanları biçim ve içerik açısından bir değerlendirme teşebbüsüdür. Bu değerlendirmede tarihî romanlar, kitabın kapsamı dışında tutulmuştur. Ele alınan dönemdeki romanlar, tür olarak romantik, realist ve psikolojik roman gibi farklı başlıklar altında değerlendirmeye elverişli özellik taşısalar da, bu yönden bir tasnife tâbi tutulmamış, Mısır edebî romanının seyrinin ve yazarların katkılarının daha açık görülebilmesi açısından kronolojik bir sıra izlenerek değerlendirilmiştir” diyerek kitabın yazılış gayesini ortaya koymaktadır.

Eser, sunuş, önsöz ve giriş tarihsel arka plan sonrasında yer alan iki ana bölüm ve hemen ardında adeta eserin değerini tekrar gözler önüne seren sonuç bölümünden oluşmaktadır. Önsözde çalışmanın amacı ve metodu yer almaktadır.

Çalışmanın birinci bölümü “İlk Edebî Romana Doğru (1914-1944)” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde modern Arap edebiyatının tahkiye (öyküleme) türünün ilk ürünü olarak kabul edilen et-Tahtâvî’nin Tahlîs’inden başlayarak ilk edebî roman Zeyneb (1914)’e kadar ortaya çıkan anlatı türündeki eserlere genel özellikleriyle değinilmiş ve bununla Mısır edebiyatında edebî romanın arka planının verilmesi amaçlanmıştır.

Kitabın girişi ise, gerek Birinci Bölümde ve gerekse İkinci Bölümde ele alınan eserlerin ait olduğu toplumun siyasal, sosyal ve ekonomik yapısının ana hatlarıyla özetlenmesine ayrılmıştır.

1914-1944 sürecinde Mısır’da görülen edebî romanlar, kitabın “Edebî Mısır Romanları” başlığını taşıyan İkinci Bölümünde kronolojik bir düzende, hem içten hem dıştan yaklaşımlarla müstakil olarak çözümlenmeye çalışılmıştır. Bu bölümde ürünleri değerlendirilen roman yazarlarının biyografileri verilmiş, ayrıntılı bilgi için okuyucu başka kaynaklara yönlendirilmiştir.

Kitabın Sonuç bölümünde ise, bu romanların ortak veya genel özellikleri, daha çok içerikleri ve zaman zaman da bu içeriklerin Girişteki arka plan bilgilerle örtüşüp örtüşmediği noktasından hareketle topluca ele alınmıştır.

Bu arada, rahmetli Prof. Dr. Azmi Yüksel’in eser ile ilgili görüşüne değinmekte fayda vardır: “Modern Mısır edebiyatı uzmanı olan Er'in bu kitabı, Arap dünyasında her bakımdan öncü rol oynayan Mısır'da roman türünün doğuşu ve gelişimi konusunda Türk okuruna özgün bilgiler vermektedir. Arap edebiyatında ilk edebî romanın yayımlandığı 1914'ten 1944'e kadar Mısır'da ortaya konan onbeş romanın titizlikle ele alınarak işlenmiş olması yanında, çalışmayı daha bir ilginç kılan, 1798'den İkinci Dünya Savaşına kadar Mısır'ın siyasal, sosyal ve kültürel hayatının arka plân olarak verilmiş olmasıdır. Bu arka plân, modern Mısır'ın gelişim tarihi hakkında kaynaklara dayalı sağlam bilgiler içermesinin yanı sıra, ele alınmış olan romanların dönemin Mısır'ını ne denli gerçekçi yansıttığı konusunda da okuyucuya ışık tutmaktadır. Bu inceleme iyi plânlanmış, dikkatle kaleme alınmış olup modern Arap edebiyatı hakkında günden güne artan bilgilerimize önemli katkılarda bulunmaktadır. Eser, sadece Arap edebiyatıyla ilgilenenlerin değil, aynı zamanda edebî eleştiri yapan ve okuyan herkesin yararlanabileceği önemli bir çalışmadır.”

Özet olarak Modern Arap romanı alanında Türkçe okuyucuların karşısına çıkan ilk eser niteliğindeki bu çalışmanın, bu alandaki boşluğu bir dereceye kadar dolduracağını söylemek mümkün. Zira Arapların edebiyatlarıyla ilgili olarak ülkemizde yapılmış olan antolojik çalışmalar, bir elin parmak sayısına ulaşmayacak kadar azdır.


• Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum




Sezin Seda Altun | “Vakit Yok Yarına”

Savaşın olduğu yerlerde söylenir, “vakit yok yarına”. Savaşın ve zorunlu göçlerin olduğu yerlerde hissedilir geleceksizlik. Filistinli şair Mahmut Derviş de henüz yedi yaşındayken doğduğu köy
Berve’yi terk edip Güney Lübnan’da yaşayan Filistinli mültecilere katılmak zorunda kalır. Ülkesindeki işgale karşı eylemlerde bulunduğu suçlamasıyla 1961- 70 yılları arasında beş kez hapis yatar. 1973 yılında Beyrut’a göç ederek 1982’ye kadar burada yaşar. Beyrut’u, Şam, Tunus ve Paris şehirleri takip eder. Filistin’in bir bölümünün özerklik elde etmesi üzerine artık sürgünde yaşamak istemeyen Derviş, Amman ve Ramallah’a taşınır. Yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle Amerika’ya giden şair, geçirdiği açık kalp ameliyatı sonrasında, 9 Ağustos 2008 tarihinde hayata gözlerini yumar. Çok sayıda eseri ve ödülü bulunmaktadır.

Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum, Yapı Kredi Yayınları’nın şiir serisi içinde, bu yılın Şubat ayında ilk baskısını yaptı. Eseri Arapçadan çeviren isim, Mehmet Hakkı Suçin. Eser, “Tavla Oynayan”, “Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum” ve “Kelimelerden Başka Nedir Bu Solgun Yapraklar” başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşuyor.

Meselesini çok açık bir biçimde ortaya koyan, fakat bunu şiirselliğin uzağına düşmeden yapmayı beceren Derviş’in şiirleri felsefî bir duyuş taşır. Şair, içimizdeki farklı kişilikler arasında, farklı kimliklerimizin kulağımıza fısıldadığı sesler arasında kim olduğumuzu bilip bilmediğimizi sorar durmadan. Neredeyse tüm şiirlerin derininde kimim ben diye soran şairin çığlığı duyulur. Derviş’in kendi seçtiği ifadeyle, ilhamla kaleme alınan bu şiirlerde sezginin yüceltildiği görülür. Sezgi insanı benliğine götüren yoldur. Diğer bir deyişle onu, anlama ulaştıran yoldur. Çünkü sezgide gerçeğin herhangi bir başka yola ihtiyaç duyulmadan doğrudan doğruya kavranması söz konusudur. Şair şiiri, bir zar atışı olarak görür. Sonunda neyin geleceği belli değildir. Söz, karanlık bir satıh üzerinde ışıldayabilir de ışıldamayabilir de. İlhamın şansına sahip olan şair, şiire bir dahli olmadığından söz eder. O yalnızca şiirin ritmine itaat etmektedir. Kelimelerin yankısındaki bu kayboluş şairin ben’inin, nefsinin suretinin başkalarına intikal edişidir.

Kendisini “ışığın ve ful yasemininin şairi” olarak adlandıran Mahmud Derviş’in kullandığı dilde, yine kendi deyimiyle, gölge yoktur. Korku yoktur. Terk edilen şehirler, zorunlu yolculuklar ve sürgün yıllarının sonucunda gölgesiz, çarpıcı bir dil oluşur. Duygudan düşünceye, düşünceden duyguya yaptığı şaşırtıcı geçişlerle sarsar bu dil. Diyaloglardan çokça yararlanır şair. Kimi şiirler sinematografik denebilecek kadar güçlü bir görsellik taşır. İzlenimci öğelerin şiirde kurucu rol üstlendiği görülür. Karşıtlık ya da bağlılaşık içinde olan unsurlara da sıkça yer verilir: “Kestirme yoldan gitmek için denize,/ Unutuyoruz nehrin yaşamöyküsünü” , “Olmasaydı mağaranın karanlığı sönerdi ışık/” , “Yokluk, hasretidir varlığın kendi şekline…” vb.

Burada olmak ve şimdiyi yaşamak, bir tarafıyla ne zaman geleceğini bilmediğimiz bir sonu kendiliğinden ötelemek anlamına geldiğinden sırtımıza sonsuzluğun yükünü yükler. Fakat yine de Derviş’in şiiri şimdi, burada olana bir övgüdür: “Şöyle demiyorum: Hakikattir oradaki uzak hayat/ ve hayalî mekânları var/ Diyorum ki: Hayat, burada, mümkün”. Şimdiki zaman ayrıca, dünün yaşandığı şekliyle değil, arzulandığı şekliyle yeniden kurgulanabilmesine olanak tanır. Üstelik kişi kendisi olarak bunu başarabilir. Tam da bu sayede, dününü kendisi olarak yeniden tasarlayabilen kişi geleceği de dilediğince türetebilecektir. Şair bazen de geleceği düşünmeyi erteler. Bunu, şimdiyi her geçen gün yaklaşan ölümün gölgesinden kurtarmak için yapar. Yarın, barışa ve güvenliğe duyulan özlem dindiğinde uyanabilir ancak.

Mahmud Derviş şiirlerinde mekânı, bireyi var eden, onu belirleyen bir unsur olarak kullanır. Duyguların tasviri için de en önemli araçlardan biridir mekân. Bilhassa doğayla hemhal olmuş şair, duygularının, hallerinin adını koymada ondan faydalanır. Doğanın bir parçasıdır: “Seni seviyorum, yeşil. Ey yeşil toprak./ Işık ve suda bir elma dalgalanıyor. Yeşil./ Gecen yeşil. Sabahın yeşil. Öyleyse ek beni şefkatle…/ Bir avuç esinti taşıyan anne elinin şefkatiyle,/ Tohumlarından bir tohumum ben, yeşil…/”. “Kâinattır benim geniş kalbim.” mısrası da sözünü ettiğim özdeşlik halini aktaran mısralardan bir diğeridir. Şairin zaman ve doğa/kâinat algısını ise şu mısralar çok güzel bir biçimde ifade eder: “Hayatımız bizimle, burada ve şimdi, öyleyse bilge kalbin/ fıtratına uy, çiçek açan sade bitkilerin/ arasında yayıl. Kalpte doğruluk var/ matematikte değil.”

Şehirler, istasyonlar, nehir kenarları, çöl, bahçe, ev vb. mekânların da üstünde asıl belirleyici coğrafyadır. “Bir Tren İstasyonunda Haritadan Çıktı” şiirinde yer alan “Haritanın kalbidir memleketimiz” mısrası, yaşadığımız yerin arzın merkezi olduğunu anlatır, coğrafyanın birey üzerindeki belirleyiciliğini çok açık bir biçimde ifade eder. 14. yüzyılın önemli düşünürü İbn-i Haldun’un tespitiyle, coğrafya kaderdir. Derviş, kaleme aldığı şiirlerde bu fikri kendi yaşadığı coğrafyanın realitesi üzerinden işler. “Göçün sebep olduğu bir bozukluk var dünyama dair fikrimde” dizesi bu bağlamda çarpıcıdır. Coğrafya, bireyin kendine yönelttiği en temel soru olan “ben kimim?” sorusunun yanıtını belirleyen etkenlerin başında gelir. Derviş en çok, coğrafyanın seçilemeyişine dikkat çeker ve onun insana tesadüfî bir varoluşun ağırlığını yüklediği fikri üzerinde durur. Ülkemizi, uyruğumuzu, ailemizi, cinsiyetimizi biz seçmiyoruz ve tüm bu seçmediklerimizle ediniyoruz kimliğimizi. Söz konusu tesadüfîliğin işlendiği ve kitabın da en çarpıcı şiirlerinden olan “Tavla Oynayan” da varlık sorgusu sürer ve ihtimaller sıralanır: “Var olmayabilirdim/ Düşebilirdi bir kervan/ pusuya, yoksun olabilirdi aile/ bir çocuktan,/ işte odur şu anda bu şiiri yazan”. Şiirin devamında ise şu mısralar dikkati çeker: “Ben kimim söylemek için size/ söyleyeceğim şeyleri?/ Ben, ben olmayabilirdim,/ burada olmayabilirdim…/ Düşen uçakta olabilirdim sabahleyin”.

Hayatlarımız üzerinde en ufak bir seçim hakkımız olmadığı halde ne için, kimin içindir bu savaşlar? Neden öldürür insanlar birbirlerini? Şöyle der şair: “ ‘Taarruz!’ diyen iki komutanı savunmak için/ ganimetler bekleyen ipek çadırlarda…/ Defalarca ölüyor askerler/ fakat kimse bilmiyor kimdir muzaffer!/ ve tesadüf yaşayan bazı raviler şöyle dediler:/ Galip gelseydi birileri birilerine/ başka başlıklar taşırdı insanlık tarihimiz”. Kazananı yoktur ve olmayacaktır insanlık tarihinin. Geriye yalnızca ölümler kalır.

“Genç Bir Şaire” başlıklı şiire ise özellikle dikkat çekmek gerek; çünkü şiir yazmakla derdi olan herkes için yol gösterici niteliği olan bu şiirin, özellikle yeni başlayanlar için dikkate alınmaya değer olduğu kesin. Yalnız biz bu şiire bir nasihat şiiri demeyelim, zira şair: “Nasihat yoktur şiirde. Şiir yetenektir” diyerek bunun bir öğüt olmadığının altını çizmektedir.

Mahmut Derviş hakkında yazılacak, söylenecek çok şey var şüphesiz. Fakat diyeceklerim bu yazının sınırlarını aşıyor. Yurtsuzluk ve göç var bu şiirlerde. Hakikate yaklaşan bir kayboluş var ki bu, aslını bulmakla mümkün bir kayboluş. Acıyı tüm gerçekliğiyle yaşamış ve tek hayali, hayal kırıklığı yaşamadan uyanmak olan bir şair var. İnsanı merkeze alan evrensel şiiriyle tüm zamanlara seslenen bir şair.

Bu şiirin bitmeyeceğine eminim.

Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum

Yazar: Mahmud Derviş

Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin

Türü: Şiir

Sayfa Sayısı: 108 Sayfa

Basım Tarihi: Birinci Baskı, Şubat 2016

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

https://mehmethakkisucin.com/2016/11/30/sezin-seda-altun-vakit-yok-yarina/

 


Arap İslam Edebiyatı Literatür Bilgisi




Arap İslam Edebiyatı Literatür Bilgisi
Yazar: Prof. Dr. Kenan Demirayak

Yayınevi: Cantaş Yayınları

Sayfa sayısı: 720

Dili: Arapça - Türkçe 

 

Türkçe’de, Arap Dili ve Edebiyatının temel eserlerini bütün yönleriyle tanıtma amacıyla kaleme alınmış müstakil bir kitaba rastlayamadık. Biz de, bu alanda böyle bir ihtiyacın giderilmesine katkıda bulunabileceğimizi düşünerek Arap-İslam Edebiyatı Literatür Bilgisi adlı bu çalışmayı hazırladık. Burada Arap Dili ve Edebiyatı mahsullerini, önemli ve muteber örnekleri ve faydalanma usulleriyle birlikte tanıtmaya çalıştık. Tanıtım esnasında eserlerin konularına göre gruplandırılması, gruplandırılan eserlerin müelliflerinin vefat yıllarına göre kronolojik olarak tertibi, muhtevanın ve eserden yararlanma şeklinin tespiti, eserin basım yer ve tarihi ile cilt sayısı ve varsa neşreden kişinin belirtilmesi çalışmamızın başlıca özelliği oldu. Ayrıca her guruptaki eserlerin tanıtımına geçmeden önce bu guruptaki eserlerin konusu ve tarihi hakkında bilgi vermeye çalıştık. Bu şekliyle çalışmamızın Arap Dili ve Edebiyatı lisans öğrencilerinden başka özellikle Arap Dili ve Edebiyatı, Arap Dili ve Belagati ile Sosyal Bilimlerin konu ile ilgili alanlarında Yüksek Lisans ve Doktora seviyesinde araştırma yapacak olanlara da yardımcı olacağına inanıyoruz.

Tanıtmaya çalıştığımız eserlerin hemen hemen tamamı tarafımızdan bizzat görülüp incelenmiş, göremediğimiz çok az sayıdaki eserin tanıtımında ise yazar adlarına göre tertip ettiğimiz, bibliyografyamızda zikredilen kitaplardan ve TDV İslam Ansiklopedisinden istifade edilmiştir. Çalışmamızın bu şekle getirilmesinde, ulaşılmak istenen eserin bir tuşa dokunulmakla elde edilmesini sağlayan internet ortamının ve araştırmacılar için ilk biyografik ve bibliyografik bilgiyi sunarak herhangi bir araştırmanın ilk hareket noktası olmak gibi bir hizmeti sunan TDV İslam Ansiklopedisinin (DİA) büyük katkısı olmuştur. Araştırma ve inceleme sonucu adlarını tespit ettiğimiz kaynak eserlerin PDF formatlı baskılarına internette –hemen hemen her neşri dâhil olmak üzere- ulaştığımız gibi, bu eserler hakkındaki bilgiler tanzim edilirken de İslam Ansiklopedisinde çeşitli ilim adamlarınca telif edilmiş maddelerdeki biyografik ve bibliyografik bilgilerden yararlanılmıştır. Bu nedenle eser hakkında daha fazla bilgi almak isteyen araştırmacının söz konusu ansiklopedideki müellif ya da eser tanıtımını konu alan maddeye bakması yararlı olacaktır. 

İslam Ansiklopedisinde geçen söz konusu maddeleri ve yazarlarını, çokluğu nedeniyle, bibliyografyada anmak mümkün olmadığından, bu maddelerde emeği geçen bütün müelliflere teşekkür borçlu olduğumu belirtmek isterim. Burada Arap Edebiyatının mahsullerinin tamamının ele alınması elbette mümkün değildir. Arap Edebiyatında eser telifine daha h. I. yüzyılda başlandığı, günümüze kadar geçen devre içerisinde binlerce eser kaleme alındığı, ayrıca bu alandaki temel eserlerin bir kısmının dünyanın çeşitli kütüphanelerinde halen yazma olarak bulunduğu bilinmektedir. Çalışmamız eserlerin konularına göre bölümlere ayrılmış, her bölümde ilgili alana ait eserler kitap isminden hareketle tanıtılmış ve tertip sırasında yazarların vefat yılları göz önüne alınmıştır. Okuyucunun istediği esere ulaşabilmesi için hem eser hem yazar isminden bir dizin çıkarılmış, Divanlar başlığı altında zikredilen ve adları Şi’ru…, Eş’âru …, Dîvânu … vb. şekillerde başlayan şiir divanları sahiplerinin adlarına göre alfabetik olarak sıralanmış olup, dizine dahil edilmemiştir.
Kaynak: http://www.arapcadagitim.com/urun/arap-islam-edebiyati-literatur-bilgisi_7544.aspx


Mısır’ın Sesi Ümmü Gülsüm




Kitabın ismi: Mısır’ın Sesi Ümmü Gülsüm

Yazar: Virginia Danielson

Yayınevi: Bağlam Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 366

Baskı Yılı: 2008

Sunum: Muhammed Samir

 

“Virginia Danielson, yirminci yüzyıl Mısır'ının tarihini Ümmü Gülsüm'ün biyografisi ve müziğinin analizi ile sanatsal himaye, repertuar geliştirme ve kitle iletişim işleri ile ustaca birleştirerek yeni bir tür yaratmıştır: müziksel bir biyografi; aynı zamanda  belirli bir dönemin ve bölgenin ifadesel kültürünün sosyal tarihini, Ümmü Gülsüm'ün benzersiz müziğini, otantikliğini, yerel değerlerine olan mahcup yönelisini, sosyal ve ticari faaliyetlerdeki baskın ve eş güdümlü yönetimini ve sanatçının o günün gerilimli politik ortamında tam olarak nerede durduğunu inceleyen Danielson, yetenekli ve azimli bir şarkıcının kendisini bir toplumun ve bir ülkenin sesi haline getirmesindeki sırrı gün ışığına çıkarıyor.” diyor.

Eser önsöz ve yedi bölümden oluşmaktadır.

Çalışmanın birinci bölümü “Mısır’ın Sesi ve Yüzü” başlığını taşımaktadır.  Bu bölümde “Bazı sorular, Müzik hakkında konuşmalar, Dinleme, İcra, Popüler müzik, Birey, Sosyal konular” gibi başlıklar ele alındı.

İkinci bölüm; “Mısır Deltasında Çocukluk Dönemi” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde Min el Meşâyih, İcra deneyimi, Dinleyici kitleler gibi başlıklar yer alıyor. Üçüncü bölüm “Kahire’de İlk Zamanlar”ı ele almaktadır. Kahire’de müzik, Bedevi şarkıcı, Müzik ve icra eğitimi, Bir dönüm noktası, 1926 ve sonrası gibi dikkat çekici başlıklar var.

Dördüncü bölümün konusu ise “Medya, Stil ve Üslup” üzerinedir. Bu bölümde “Stilini belirleme yolunda, Konser prodüksiyonu, Halk ile uzlaşma, Kayıtlar ve radyo, Beyaz perde, Üslup gelişimi” konuları ele alınmıştır.

Beşinci bölümde “Ümmü Gülsüm’ün Altın Çağı ve İki Kültürel Oluşum”una yer verilmiştir. Bu Bölümde 1940’lar, Müzikal popülizm, Yeni filmler, Neoklasikçilik, Yeni kasidelerin ve popülist şarkıların etkisi gibi konular vardır. Altıncı bölüm “Mısır’ın Sesi: Sanatçıların Eserleri ve Estetik Paylaşımı” ile alakalıdır. Şarkı kalıbının oluşturulması, Konserler, “Sesi…!”, “İyi de sözleri anlayabiliyor musunuz?”, “İyi bir şarkıcıydı çünkü Kur’an okuyabiliyordu”, “Bize kasideyi geri verdi”, “Asla aynı mısrayı iki kez aynı şekilde okumazdı” gibi başlıklar vardır.

Yedinci bölüm ise “Ümmü Gülsüm ve Yeni Bir Nesil” başlığını taşımaktadır. Bu bölüm Ulusal şarkılar ve “Rabı’a el-‘Adeviyye”, Yeni bir safha, Abdulvahhab ile işbirliği, el-Sunbâti’nin şarkılarının dayanıklılığı, Ugniye, Büyüyen Pazar, Mısır için verdiği konserler, “Fellahin Benim”, İcra edilmeyen repertuar" gibi başlıklar içeriyor.


Dünyasını Değiştiren Mısırlı Kadınlar




İskenderiye Kütüphanesi’ne bağlı İskenderiye ve Akdeniz Medeniyeti Araştırma Merkezi, “Nil’in kızları-Dünyasını Değiştiren Mısırlı Kadınlar” isimli kitabın yayın törenine ev sahipliği yaptı.

Tören programı, kitabı hazırlayan Fransızca hocası ve Mısır’ın Fransa fahri konsolosu Dr. Samia Spencer’in yanı sıra kitapta yer alan birçok yazarın katılımlarıyla gerçekleşti.

Farklı yaşlara mensup önde gelen yaklaşık 38 Mısırlı kadının başarı hikâyesini anlatıyor. Kitabın Ortadoğu’daki kadın başarısını göstermek ve kadınlar hakkında oluşan yanlış imajı yok etmek amacıyla yazıldığı belirtildi.

Kitabın ana amacı ise iki noktada özetlendi. Birincisi; Mısırlı kadınların birer kurban hatta eğitimsiz ve medeniyetten uzak kişiler olduğunu gösteren yanlış imajı yok etmek, ikinci amaç ise; kahraman Mısırlı kadınları dünyanın dört bir yanında anlatmaktır.


Arap ve Türk Musikisinin XX. Yüzyıl Birlikteliği




Kitabın Adı: Arap ve Türk Musikisinin XX. Yüzyıl Birlikteliği

Yazar: Murat Özyıldırım

Sayfa Sayısı: 244

Baskı Yılı: 2013

Dili: Türkçe

Yayınevi: Bağlam Yayıncılık

Sayfa Sayısı: 244

Dil: Türkçe

Kitap tanıtımı: Muhammed Samir

Yazar kitabını şöyle tanıtmaktadır: “Kültürel değerlerin zaman içinde etkileşimiyle şekillenen makamlı musiki, Türk ve Arapları birbirine yakınlaştıran müşterek değerlerden biri olarak önümüzde durmaktadır.

Bu mütevazı çalışma, Türk - Arap musiki ve sanatkârları arasında XX. yüzyıldaki ilişkileri irdelemektedir. Eser, görkemli geçmişleri yüzyıllara dayanan söz konusu musikilerin geçtiğimiz yüzyıldaki etkileşimini incelerken Türkiye'de Şark musikisi tartışmalarını, yıllarca beğeniyle izlenen Mısır filmlerini, Arap ülkelerindeki Türk sanatkârları, Türkiye'de Arap ses sanatkârlarına halkın ilgisini, dönemin tanıklarının da katkısıyla, olabildiğince ayrıntılı biçimde okura sunmaya çalışmaktadır.”

Kitabın ana başlıkları:

  • Arap ve Türk Birlikteliği
  • Arap Musikisi Kongresi’nde Türkler (1932)
  • Klasik Türk Musikisi’nin Türkiye Radyolarında Yasaklanması
  • Yasak Kalkıyor
  • Türk Sanatkârlar Arap Memleketlerinde
  • Türkiye ve Arap Âleminin Sanat Köprüsü: Dergiler
  • Türkiye Sinemalarında Mısır Filmleri Coşkusu
  • Arabesk ve Arap Musikisi
  • Sonuç

Yazar giriş bölümünde çalışmanın konusunu şöyle özetlemektedir: “okumakta olduğunuz çalışma, Türk sanatçıların Arap ülkelerinde verdikleri ve hatta bazılarına o ülkelerin yöneticilerinin de katıldığı muhteşem konserleri, Arap ülkelerinde Türk sanatçılarına olan ilgiyi, Türkiye’de dönemin ünlü Arap sanatçılarının tanınmasını, Türkiye’deki Mısır filmlerinin beğenilmesini ve iki toplum arasındaki musiki ilişkilerinin yeni dönemde şekillenmesini konu etmektedir.”

Özyıldırım Mısır filmleri ile ilgili de şöyle demektedir: “Türkler, Mısır filmlerinde kendilerinden ne bulmuşlardır? Bu büyük ilgi neden oluşmuştur? Bu soruların yanıtı, konuyla ilgili en doğru yoruma ulaşmak için önemli olabilir. Mısır filmleri birkaç yönden ilgi çekmiş olmalıdır; öncelikle dönemin şartları içinde değerlendirildiklerinde bu filmler, popüler musiki yönleri çok kuvvetli yapımlardı. Mısır yapımı filmlerin musikileri bakımından en büyük şansları, ülkenin en güzel sesli sanatçılarının, en kuvvetli bestekârların en güzel eserleriyle filmlere çıkmış olmalarıdır.

Filmlerde Mısır’ın büyük ses sanatkârları Leyla Murad, Ümmü Gülsüm ve Muhammed Abdülvahab gibi isimler rol almışlardı. Bu isimler, Türk izleyicisi için hiç yabancı değildi. Onların seslerini, radyolardan –özellikle Klasik Türk Musikisi’nin yasaklı olduğu ya da çok az yer verildiği zamanlardan- zaten gayet iyi tanıyorlardı.”


 



 

 

© 2016 MISIR BAŞKONSOLOSLUĞU - ALL RIGHTS RESERVED